Mesajlar Etiketlendi ‘Yönetim’

h1

Benchmarking ve Kişisel Gelişim

7 Temmuz 2008

Dünya hızla değişmeye devam ediyor. Bu değişimi yakalayanlar hayatta kalırken değişime ayak uyduramayanlar sistemin dışında kalıyor. Profesyonel şirketler için geçerli olan bu kural bireyler olarak bizleri de yakından ilgilendiriyor.

Yönetim kavramları oldum olası ilgimi çekmiştir. İşletme bölümünde okurken de yönetim derslerini ilgiyle takip ederdim. Bugün de yönetim konusunda bilgi birikimimi arttırmak için okumalara devam ediyorum. Çünkü yönetim hayatın her yerinde. Bir ev hanımı evi idare ederken; çocuklar kendi aralarında oynarken; profesyonel hayatımızın hemen her alanında; sevgilimizle beraberken; kendimizle baş başayken… Yönetim, kendi başına tanımlanmaktan çıktı. Artık zaman yönetimi, stres yönetimi, kriz yönetimi, imaj yönetimi, ilişki yönetimi, kariyer yönetimi vs kavramlar var. Bunları istediğimiz kadar çoğaltabiliriz.

Öğrendiğim bilgileri ve kazandığım tecrübeleri farklı alanlara uyarlamak ve farklı alanlarda uygulamak keyif veriyor bana. Profesyonel yönetim ilkelerini hayatıma da uyarlamaya çalışıyorum. İşletme yönetiminde “benchmarking” diye bir kavram var. Ta Japonyalarda doğmuş Amerikalarda hayat bulmuş bir kavram. Türkçe’de kıyaslama, örnek edinme gibi karşılıkları var. En öz ifadeyle benchmarking, bir firmanın piyasadaki başarılı firmaların yönetim sistemlerini, çalışma ilkelerini vs inceleyerek kendi varlık amaçlarıyla çelişmeden kendilerine uygun olanları alıp kendi yönetimlerinin parçası haline getirmek diyebiliriz. Yani en iyiye ulaşmak için yapılan birtakım çalışmalar bütünü. NLP (Neuro Linguistic Programming) birisi bir şey başarabiliyorsa bunu başkaları da başarabilir diyor. Neuro Linguistic Programming’in doğuşu da benchmarketing’e bir örnek aslında. NLP, 1970’li yılların başında matematikçi Richard Bandler ve dilbilimci John Grinder’ın belirli becerilere sahip olan insanlar ile bu becerilerde mükemmelleşmiş insanlar arasındaki farklılıkları ortaya koyma çalışmalarıyla Kaliforniya’da doğmuş. Bandler ve Grinder, mükemmel performansa sahip insanları modellemiş ve bu performansa diğer insanların da ulaşabilmeleri için gerekli teknikleri oluşturmuşlar.

Benchmarking, kişisel gelişimimiz açısından da faydalı olabilir mi? Elbette ki, evet! Örneğin yeni mezunlar kariyer yapmak istedikleri alandaki başarılı kişilerin biyografilerinden, röportajlardan kısacası hayat hikayelerinden faydalanabilirler. İnternet birçok şeye olanak sağlıyor artık. Başarı kazanmış insanların hikayeleri ile bir yol haritası hazırlayabiliriz.

Yeni mezun gençlerin çoğu, mezuniyetin ardından iş arama süreci yaşıyorlar. İş aramak bazen işkenceye dönüşüyor. Olumsuz olarak geri dönen her başvuru özgüveni yavaş yavaş sarsıyor. İş arama süreci uzadıkça da özgüven de azalıyor. Gençler, kariyer sahibi başarılı insanları imrenerek takip ediyorlar ve biran önce yüksek pozisyona gelebilmeyi arzuluyorlar. Ama bu mümkün olmuyor ve gençlerde huzursuzluk ve mutsuzluk oluşuyor. Oysa ki, kariyer sahibi insanların o seviyelere nasıl çıktıklarını bilseler kendilerine de haksızlık etmezler. Benchmarking bu durumda da faydalı olabilir. Ters açıdan bakalım: başarılı insanların başarı sırlarını öğrenmek gibi başarısız olanların başarısızlık sebeplerini sorgulamak da faydalı olabilir. Tabii ki, her zaman her bilgiye ulaşamayabiliriz. Ama en kötü ihtimalle gözlemlerimiz bile bizlere ipucu verebilir.

Herkes bir şekilde kendi hayatını yönetiyor. Yönetim herkese hitap ediyor…

h1

İnat, Milli Takım ve Pazarlama

21 Haziran 2008

Gündemimizde Euro ’08 ve milli takımımız var. Nasıl olmasın ki? Dünyanın dört bir yanında herkes Türkleri konuşuyor…

Ne tarafa dönsek futbol konuşuluyor, futbol yazılıp çiziliyor. Milli takımımızın da belki de kupa tarihinde hiç olmadık işler yapması iyice körüklüyor durumu. Uzun uzun maç analizi ya da mucizenin kitabını yazmak istemiyorum. Ama sadece şu istatistik bile durumun acayipliğini gösteriyor: milli takımız, Avrupa kupasında uzatmalar ve sakatlıklar da dahil toplam 414 dakika maç yapmış; bu sürenin sadece toplam 9 dakikasını ”galip durumda” geçirmiş. Ve yarı finaldeyiz))

Bugün gazeteleri ve televizyon programlarını takip ettim. İnternetten de birçok yerli yabancı yayınları gözden geçirdim. Herkes Türk mucizesinden bahsediyor. Viyana olgusu üzerinden Türkleri öve öve bitiremiyorlar. Türkler ve Türkiye her yerde konuşuluyor. Hem de öyle böyle değil. Neredeyse tüm dünyada, futbolla ilgisi olan olmayan birçok kişi Türkleri ve Türkiye’yi alkışlıyor. Tarihimizde ilk defa yarı final oynayacak oluşumuzdan değil bu ilgi. Yoksa kime ne Türkiye tarihinde ilk defa Avrupa kupasında yarı final oynayacaksa! Öyle olsa kendimiz çalar kendimiz oynardık. Portekiz maçının ardından oynadığımız, ev sahibi İsviçre, Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan maçları futbol tarihinde sık rastlanmayan şekilde tamamlandı.

Türkiye Euro ‘08’de gönüllerin şampiyonu olduk şimdiden.

Bizim millet olarak ezelden beridir başarılı olamadığımız konular var. Belki de bizim tarzımız farklı. Dünyada kabul gören birçok şey bize uymuyor. Türk basını hala açık ve gizli olarak Fatih Terim’e yükleniyorlar. Oysa ki, dünya basını Fatih Terim’e bizim basının duyduğundan çok daha fazla saygı duyuyor. Futbol sadece 4 4 2, 3 5 2 sistemi mi? Stoper çıkarılıp forvet alınır mıymış. Bilmem neymiş. Kim ne derse desin ortada bir başarı varsa, ki tarihimizde ilk kez yarı finaldeyiz, bu başarıda Fatih Terim’in payı büyük. Olayları başka açılardan incelemek lazım belki de. Fatih Hoca, bir kere büyük bir lider. Yarattığı karizma ile futbolcularını o kadar motive diyor ki, futbolcular adeta savaşıyorlar. Bu karizma piyasada prim yapan, imaj meykır çalışmasıyla oluşmadı. Fatih Terim’in karakteriyle ve yaşadıklarıyla bütünleşerek oluştu. Bu bakımdan hakikaten “karizmatik lider” diyebiliriz Fatih Hocaya.

Hala Türkiye’yi doğru düzgün tanımıyor dünya. Tarihte en önemli milletlerden birisidir Türkler. Türk devletleri her dönemde dünya tarihinin seyrini etkilemiştir. Yakın dönem tarihinde ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu bile başlı başına bir tarihtir zaten. Yıllardan beri tartışılır durur. Birçok program, proje uygulandı. Son yıllarda nispeten daha olumlu adımlar atılsa da ülkemizi tanıtmakta hala çok başarısızız. Ülke tanıtımı için önemli politikalardan birisi de spordur. Uluslararası müsabakalarda derece yaparak dünyanın ilgisini kendi ülkelerine çekmek ister devletler. Futbol da sadece futbol değildir, sadece spor değildir. Artık dünyanın büyük endüstrilerinden biridir futbol ve ülkeler için de ülke tanıtımları açısından birincil derecede öneme sahiptir. Bu bakımdan milli takımımızın başarısını bu açıdan da değerlendirince Fatihlere saygım daha da artıyor. Dünyanın en büyük ajanslarıyla da çalışsanız milli takımımızın yarattığı etkiyi yaratamazdınız. Şans, kader, çalışma, istek, azim, hırs, mücadele, bırakmama, teslim olmama, korku salma, saygı görme, özgüven, inanç… daha saymakla bitmez. O kadar çok etken var ki, her biri bu denli bir araya gelemez kolay kolay.

Türk inadı meşhurdur. Milli takım sayesinde bunu dünyaya tekrar göstermiş olduk . Türkiye markasını mükemmel bir şekilde pazarlamaktayız. Milli takımımızın sportif başarısını nasıl futbol bilgisi ve mantığı çerçevesinde açıklamak mümkün değilse; Türkiye markasının bu şekilde başarılı bir biçimde pazarlanıyor olması da pazarlama bilgisiyle izah edilemez. Ama ortada bir gerçek var: milli takım yarı finalde ve Türkiye markası değerini arttırıyor.

Yönetim açısından da değerlendirmek istiyorum durumu. Türkler profesyonel olmayı bir türlü beceremiyorlar. Şirket yönetimlerinde de, ülke yönetimlerinde de, milli takım ve kulüpler bazında da bunun örneklerini yaşıyoruz sık sık. Almanya yarı final maçında bize gol atmaktan çekinecek. Dünya basınında bu konunun espirisi yapılıp duruyor zaten. Yani Türklerin damarına basıldı mı bir kere durdurabilene aşk olsun. Yönetim bilimcilerinin bu konuyu gözden kaçırmamaları gerekir. Bilimsel düzlemde de bu konunun araştırılmasında fayda var. Türk tipi yönetim tarzının oluşmasında önemli olabilir. Yönetimde motivasyonun ne kadar önemli olduğunu da gösteriyor yaşananlar. Bizim için çok daha önemli belki de. Profesyonel iş yaşantısında da durum bundan farklı olmuyor. Çalışma ortamı ve yöneticinin yarattığı hava ile birçok şeyi başarmak mümkün…

Viyana’yı fetheden fatihlere sonsuz teşekkürler. Türk tarihinde artık sizler de varsınız. 300 küsur yıl öncesinden başlayan ve milletimizin bilincine kazınmış olan Viyana fenomenini de ortadan kaldırdınız. Artık Viyana korkusu yok. Viyana denilince bu müthiş zafer aklımıza gelecek. Şeytanın bacağı nihayet kırıldı…

Yazıyı uzatma taraftarı değilim. Ama en yakın zamanda yine aynı konuları daha geniş bir şekilde kaleme almak istiyorum…

Kupa bizi istiyor)))

Sağlıcakla…

*Fotoğraflar www.internethaber.com sitesinden alınmıştır.


h1

Terim İngilizcesi

17 Haziran 2008

Merhabalar,

Malumunuz Euro ‘08 devam ediyor. Televizyonlar, gazeteler ve diğer yayınlarda da futbol yazılıyor, futbol konuşuluyor. Reklamlarda da haliyle futbol konusu sık sık işleniyor…

Futbol yazmayacağım.

Ne varmış ne yokmuş diye internet üzerinden akşam haberlerine bakarken bir haber sitesinde Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim videolarına denk geldim. Terim, ilginç bir insan. Kendisinin de ifade ettiği gibi bugüne kadar yaptıkları ortada. Futbol otoriteleri ! ve büyük ! köşe yazarlarımız Terim’in takımı yanlış oynattığı konusunda hemfikirler. Açıksa söylemek gerekirse, iyi derecede futbol bilgim olmamasına karşın, ben de eleştiriyorum bazen. Ama unuttuğumuz bir şey var galiba. Bu adam Fatih Terim. Nasıl açıklanır bilmem. Yüksek enerjiyle mi; inancı, inatçılığı ve hırsıyla mı; liderliği ve karizmasıyla mı; “balık” şansıyla mı ya da bunların tümüyle mi? Soruları uzatmak mümkün…

Terim, kaç yaşından sonra İngilizce, İtalyanca öğrendi? Tabii ki bu dilleri tam olarak öğrenmiş değil. Ama derdini anlatabiliyor. Kimi zaman röportajlarda tercümana gerek kalmadan meramını anlatabiliyor. Bu yönüyle de gençlere örnek olmalı bence. Yıllarca okullarda İngilizce eğitim alan hatta üniversite de öğrenimine devam eden on binlerce genç İngilizce olarak kendini ifade etmekten aciz durumda. Oysa Terim, mesleki olarak ve günlük olarak karşılaşabileceği konuları ezberlemiş ve çok da güzel konuşuyor. Dil iletişim aracıysa karşı tarafı anlıyor ve derdini anlatıyor. Başarılı yani. Fatih Hoca’nın İngilizce konuşma görüntülerinden bir remix hazırlanmış. Buyrun:

http://www.vidivodo.com/133720/fatih-terim-ingilizce-remix

Euro ‘08′de nereye kadar gidebiliriz Allah bilir. Şimdiden bu kupanın unutulmaz takımı olduk. Fatih Hocayı ve aslanlarını izleyip hep beraber görelim…

Sağlıcakla.

h1

Sensin Nataşa!

15 Haziran 2008

Merhabalar,

Bugün 15 Haziran 2008 Pazar günü. Ülke gündemini meşgul eden üç konu öne çıkıyor: ÖSS, Babalar günü ve milli maç.

1.5 milyonu aşkın aday üniversitelere yerleşebilmek için yarışıyor. Hayatımız sınav oldu dersek abartmış olmayız herhalde. Çocuk aklımızla başlıyoruz yarışmaya. Ve dur durak bilmeden devam ediyor…

Bugün babalar günü. Babalar gününün tarihçesini anlatacak değilim! Pahalı hediyeler ile değil de samimi duygularla kutlamak gerek bugünü…

Ve bu akşam Euro’08 maceramız için dönüm noktasındayız. Tamam mı devam mı? İlginç bir maç olacak. Belki de kupa tarihinde bir ilk yaşanacak ve üst tura çıkacak takımı 90 dakikanın sonunda penaltı atışları belirleyecek. Fatih Terim, olayı bilinmeyenlere götürüp de enteresan tercihler yapmaz ve futbolcularımız kendileri gibi oynarlarsa turu geçebiliriz diye düşünüyorum. Akşama göreceğiz…

Bugün gazetelerde yer alan bir haber dikkatimi çekti ve sizlerle de paylaşmak istedim. Haber başlığı dikkat çekiciydi. Diyor ki: “Türk erkekleri parayı O..lara harcıyor”. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hurşit Güneş, Erzurum’da yapılan “Küresel Dalgalanmalar Gölgesinde Ekonomik Beklentiler Paneli”nde açıklamalarda bulundu. Güneş: Rusya’da 500 bin hayat kadını olduğunu ve bunların %10’u yani yaklaşık 50 bininin Türkiye’de çalıştığını ileri sürdü. Her bir “Nataşa”nın ülkesine her ay 1000 $ gönderdiğini hesap eden Güneş, ayda 50 milyon $; yıl da ise 600 milyon $ paranın Rusya’ya gittiğini ifade etti. Bir yılda Avrupa’daki gurbetçilerimizden gelen 1.5 milyar $’ın yarısının bu şekilde tekrar yurtdışına çıktığını vurguladı. Ve sordu: Rusya’ya ne parası ödüyoruz? Cevabını da kendisi verdi: O.. parası ödüyoruz…

Bu haberi okuyunca konuyla ilgili üç olay aklıma geldi. Birincisi bugünlerde sıcaklığını koruyan ve Rusya ile Türkiye arasındaki münasebetlere etki eden “Domates krizi”. İkincisi Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’ın Türk-Rus evliliklerini eleştiren açıklamaları ve üçüncüsü ise Dört Rus kızdan oluşan Şpilki (Шпильки) grubunun Sam Ti Nataşa (Сам ты Наташа) adlı şarkıları oldu.

2005’te de benzer bir kriz yaşanmıştı Rusya ve Türkiye arasında. Rusya, 7 Haziran 2008 tarihi itibarıyla yüksek oranda ilaç kalıntısı ve nitrat bulunduğu gerekçesiyle Türkiye’den bazı tarım ürünlerinin ithalatını durdurmuştu. Rusya, gerekli tedbirlerin alınmadığı takdirde domates, üzüm, limon, patlıcan ve patatese uygulanan yasağın diğer ürünleri de kapsayacak şekilde genişletileceği uyarısında bulundu. Rusya’nın domates ihtiyacının yarısına yakını, Türk domatesleri ile karşılanıyordu. Üç sene evvelki domates krizi Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ( O tarihte Devlet Başkanı olan Putin, bugün Başbakan olarak görev yapıyor) ile yaptığı telefon diplomasisi ile yaklaşık dört ayda çözüme kavuşabilmişti. Bakalım bu sefer de günü kurtarmaya yönelik politikalar mı uygulanacak. Yoksa işin özüne inip bu problemi tamamen ortadan kaldırabilecek siyaset yolu mu izlenecek.

Türk-Rus ilişkileri son on yılda yapılan evlilikler neticesinde başka bir boyuta da ulaşmış durumda. Son yıllarda Türklerle Ruslar arasında 200 bini aşkın nikah kıyılmış ve bunların yaklaşık 140 bini Rusya’ya ithal damat olarak gitmişken yaklaşık 60 bini de Rus gelin olarak Türkiye’ye yerleşmiş durumda. Dikkat çekici taraf ise evliliklerde Türk tarafının damatlardan oluşması. Beyaz Hoca da bu duruma içerlemiş ve 140 bin Türk kızının Ruslar yüzünden evde kalacağını açıklamıştı.

Dört Rus kızdan oluşan Şpilki (Шпильки) gurubu 2005 yılında Sam Ti Nataşa (Сам ты Наташа) adlı şarkılarına klip çekmişler ve bu klip Türk televizyon kanallarında da ilgi görmüştü. Antalya’ya gelen Rus turistler, Türk erkeklerinin aşırı ilgisinden sıkılmışlar ve tüm Ruslara Nataşa diye hitap edilmesini ve Rus kadınlarının tamamını da Nataşa olarak değerlendirilmesini yaptıkları kliple “ti”ye almışlardı. Sam Ti Nataşa yani Sensin Nataşa…

Youtube açık olduğunda bu videodan klibi izleyebilirsiniz:

Ya da youtube’u beklemeyip klibi izlemek isterseniz de şu linkten izleyebilirsiniz.

Türk-Rus ilişkilerini konu alan bir yazı oldu galiba. Sözü gelmişken söylemek istiyorum. Vladimir Putin’i yakından izlemek gerektiğine inanıyorum. Şuan dünya liderleri arasında farklı bir konuma sahip. Kimi kaynaklara göre 40 milyar avro’nun üzerindeki şahsi servetiyle Avurpa’nın en zengini. Ama benim ilgimi çeken özelliği şahsi serveti değil. Putin, liderlik ve yönetim konularında diğer liderlere örnek olacak bir şahsiyet.

Tüm babaların babalar gününü kutlar; ÖSS’ye giren kardeşlerimize geçmiş olsun der, her şeyin gönlüllerince olmasını ve milli takımımıza da akşamki maçta başarılar dilerim.

Sağlıcakla…

h1

Bordür ve Tretuvar Çalışması

14 Haziran 2008

Başkent yine imar atağına kalktı. Her tarafta hummalı çalışmalar devam ediyor. Yollar kapandı, kaldırımlar söküldü…

Tüketim üzerine iki farklı yaklaşım tartışılıyor. “Tüketmek yaşamaktır” ve “Tüketirsen tükenirsin”. Türk belediyeciliği birinci felsefeyle hareket ediyor galiba. Seçimler de yaklaşıyor ya artık her taraf delik deşik olur. Başkentte çalışmalar çoktan başladı bile. Şehir planlaması bizde öteden beri gelişmemiş bir alan. Önce asfalt dökülür, yollar adam edilir. Bir sene sonra boru döşemek için her taraf kazılmaya başlanır. Sonra tekrar yollar düzeltilir. Bu sefer başka bir çalışma için yollar, kaldırımlar kazılır. Milli servet de bu şekilde eriyip gider. Tabii kimin umurunda milli servet? Yapılan bu çalışmalar boşa değildir. Siyaset ve siyasetten beslenenler için birincil derecede öneme haizdir bu çalışmalar. Siyaset maalesef türbinlere oynamaktır ülkemizde. Bakın belediye ne de güzel çalışıyor?

Dev şirketlerde Türk mühendisleri önemli başarılara imza atıyorlar. Türkiye, birçok firma için mühendislerin istihdam edildiği bir bölge halini almaya başladı. Dünya piyasasına göre nispeten daha ucuz işgücü ve daha kaliteli üretim demek Türk mühendisliği. Demek ki, mühendislerimizde sorun yok. Peki kimde sorun? Türkler yöneticiliği bilmiyor diyeceğim. Ama tarih bilgim böyle bir cümleyi kullanmayı asla müsaade etmez ve etmeyecek de. Dünya tarihinde Türklerin önemi sandığımızdan çok ama çok daha fazla. 16 tane büyük devlet kurmuş bir milletin parçasıyız. Birçok tarihçiye göre bu rakam 16’nın çok üzerinde. Tarihten günümüze gelelim. Artık Türk yöneticileri de dünya piyasalarında üst düzey yöneticiler ile rekabet etmeye başladı. En önemli örneklerden birisi Muhtar Kent. Avrupa ve dünyada genç nüfus oranı yüksek milletlerden birisiyiz. Nüfus doğru yönetilirse bize stratejik yönden büyük avantaj sağlayacak. Doğru yönetilemezse ülkemizin kamburu olacak. Bu nedenle Türklerin dünya piyasasına yönetici ihraç etmesi gerekiyor. Tabii bu da kendiliğinden olacak bir şey değil.

Küresel ısınma çok tartışılır gibi görünüyor. Ama tartışmalar insanoğlunu ilgilendirmiyor galiba. Bizler bile televizyonda yayınlanan haberleri, belgeselleri seyrediyoruz. Birkaç dakika düşünüyoruz, endişeleniyoruz. Çok geçmeden kendimize geliyoruz ve devam ediyoruz aynı tempoda yaşamaya. Muhtemelen siyasiler de bu konu üzerinde çok fazla düşünmüyorlar. Çünkü bu, uzun vadeli bir konu (çok fazla zamanımız kalmadı kalmasına da 4-5 senelik seçim dönemi düşünülürse hala uzun vade olarak değerlendirilebilir).

Türkiye’nin kendine özgü çıkış yolları geliştirmeye ihtiyacı var. Bir gazeteci öneride bulunmuştu birkaç sene evvel. Devlet sektörüne girebilmek için gençlerden bazı şartlar isteniyor. Kamu Personeli Seçme Sınavı yapılıyor ve yüz binlerce aday sınavı kazanmak için yarışıyor. Devletin en önemsiz görevlerini bile yetişmiş insanlara teslim ediyoruz. Ama en önemli kararları alacak olan milletvekilleri için her hangi bir düzenleme yok. Milletvekilliği Seçme Sınavı düzenlense şuan mecliste bulunan kaç vekil sınavı geçer dersiniz?

Demem o ki, yönetim, yönetim ve yönetim. Her şeyin başı yönetim. Her şeyden önce hepimiz birer yöneticiyiz. Kendi hayatlarımızı kim yönetiyor? Bizler kendi hayatlarımızı en mükemmel şekilde yönetecek, belediye ve ülke yönetimlerinde de söz sahibi olmaya gayret edeceğiz. Türk milleti koyun gibidir. Başına bir çoban koyarsın. Güdülür gider… Sizce de durum böyle mi? Ben bunu kabul etmiyorum…

Mustafa Esken