Doğa bebek daha üç yaşında bile değildir. Hani şimdiki çocukların hepsi birer pırlanta ama Doğa bambaşka.
Gökhan, silah tüccarlığı yapan birisiyle tanışmış ve muhabbeti arttırmışlar. Tabi adamın işi silah olunca bizim Gökhan da her Türk erkeğinin olduğu gibi! içindeki silah tutkusunun farkına varmış! Herifçioğlu Gökhan’a silah alması durumunda hatırı sayılır iskonto yapacağını, bu şekilde alacağı marka ve model silahın kendisine çok avantaj sağlayacağını söylemiş. Elindeki silah kataloğunu da vermiş Gökhan’a. Gökhan, günlerce hatta birkaç hafta silah almayı düşünür. Artık kanı kaynamıştır bir kere. Ne zaman mevzu açılsa hep silahın gerekliliğinden, yaşadığımız çağın güvensizliğinden dem vurur. Ayrıca bu işin eğlence tarafından bakar olaya. Hem o, silahı ne için kullanması gerektiğini bilirmiş!
Bir gün hafta sonu ailecek gezmeye çıkarlar. Silah kataloğu da arabada tabi ki. Bizim Doğa, arkada otururken silah kataloğunu görür ve bakmaya başlar. Ardından babasına sorular yöneltir:
—Baba tabanca mı alacaksın?
—Evet kızım.
—Baba, kimi öldüreceksin?
Bu soru, Gökhan’ın belki de hayatı boyunca duyduğu en içten ve en temiz soruydu. Bir tarafta otuzunu geçmiş koca bir adam diğer yanda daha dünyayı bile tanımamış taze körpe.
Post-modern çağ. Kulağa ne de hoş geliyor. Oysaki tüm aldanışlara tezat gidişat hiç de göründüğü ya da sanıldığı gibi değil. Öyle bir dönemden geçiyor ki dünya -ve biz de çemberin dışında değiliz tabi- hayatlarımız inandırıldığımız şeyler uğrunda tükeniyor. Daha fazlasını isteyerek elimizdekileri de tüketiyoruz. Artık Batı’da iş hayatında yükselebilmek uğruna iş arkadaşlarının nasıl saf dışı bırakılması gerektiği üzerine özel dersler veriliyor. Uzmanlık alanına bak!
Oysaki bizim kültürümüz o kadar şahane ki. Sadece bizim kültürümüz mü güzel olan? Hayır! Daha dünyanın bilmem neresinde var olmuş öylesi gelenekler, örf ve adetler, kültürler var ki. İşte bunlardı insanlığın birikimi. İşte bunlardı dünyamızı güzel kılan. Oysaki adına popüler kültür denilen ve artık dünyanın dört bucağını çoktan sarmış bu hastalık bakalım daha neler getirecek ya da götürecek…
Hristiyanlık’ta çocuğun günahkâr olarak doğduğuna inanılır. Doğar doğmaz kutsal su ile yıkanarak günahlarından arındırılır ve bu törene de vaftiz töreni denir. İslam’da ise çocuk, bir melektir adeta. Günahsız doğar. Öyle ki, ergenlik dönemine girene kadar çocuk yaptıklarından mesul olmaz. Belki bu ayrım bile bugünkü yaşam tarzına etki eden önemli unsurlardandır.
Yüzyıllar önce yazılmış ve o gün bugündür de uluslararası ilişkilerin şekil almasında etkili olan bir eserdir Prens (De Principatibus – Prenslikler Hakkında). Daha sonra bu anlayış kitabın yazarının isminde Machiavelizm olarak bugünlere süregelmiştir. Yazar Niccolò di Bernado dei Machiavelli, devlet yöneticilerine ithafen yazdığı eserinde özetle devletin çıkarları için yöneticinin hiçbir ahlakî erdeme sahip olmaması gerektiğini, gerekirse devletinin âli çıkarları için her yolu denemesi gerektiğini anlatıyor. Amaç için her yol mubahtır diyor. Kendi mantığı ve devletin âli çıkarları düşünüldüğünde kitaba ve mantığa itiraz edemiyorum. Ama şuna itirazım var: Devletlerin âli çıkarları gibi insanların da âli çıkarları olduğu iddia edilir ve bu menfaatler uğrunu her şeyin yapılması gerektiği savunulursa; o zaman hop derim işte. Durun bakalım kendinize gelin!
İnsanların birbirine güveninin, sevgisinin, saygısının kalmadığı bir dünyayı kim ister ki? Sadece farkında olmak. Farkına varmak hayatın, kıymetini kaybetmeden evvel anlamak birçok şeyin…
Belki de sadece bir tek şeye ihtiyacımız var, ne dersiniz? Dünyaya Doğa bebeğin gözlerinden bakabilmeye…
Mustafa Esken
*Bu yazı www.izgoren.com’da da yayınlanmıştır.
http://www.izgoren.com//index.php?option=com_content&task=view&id=233&Itemid=99999999
