h1

Taşındım!!

9 Ağustos 2008

Sevgili dostlar,
Bir süreden beri yeni adresimde yazıyorum. Yeni adresime de bekliyorum…

MustafaEsken.com

h1

Yazıyorum, çünkü;

20 Temmuz 2008

Ne zamandır blog yazmaya niyetim vardı ve yaklaşık bir ay önce başladım yazmaya. Yazdıkça daha da keyifli geldi. Zaten sağda solda yazıyordum. Birçoğunu kendime sakladığım yazılarım var. Bu blogu açtım ve burada eski yazılardan ziyade “taze” yazılar yazmak istiyorum. Yeni bir şeyler söylemek lazım demiş ya Mevlana. O hesap, ben de kendi gündemimde olan, bir şekilde içimden gelenleri yazıyorum. Çalakalem, özensiz yazılar yazmak yerine eli ayağı düzgün yazılar yazmayı tercih edeceğim.

Yazmak, bir süreç. Ve yazarken aynaya bakar gibi kendini görebiliyorsun. Her hangi bir konuda yazmayı deneyin bakalım. Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Mesela iyi olduğunuzu düşündüğünüz bir konu seçin ve bir iki sayfa yazmayı deneyin. Yazmanın çok da kolay olmadığını göreceksiniz. Yazı tamamlandıktan sonra o konu hakkında neler biliyorsunuz ve bildiklerinizi ifade edebiliyor musunuz görmüş olacaksınız.

Bazı arkadaşlar neden bu blogu açtığımı, bu blogtan beklentilerimi filan soruyorlar. Neden olmasın diyorum. Söyleyeceklerim var. Düşünüyorum ve fikir üretiyorum. Alıcısı olur mu olmaz mı bilmem. Bunu hep beraber göreceğiz. Şakayla karışık “Bitli baklanın kör alıcısı olurmuş” diyorum. Üzerinize alınmazsınız umarım))

Şairler için söylenir hep. İlham gelir ve yazılıverir şiir. Benim için de böyle. Gün içinde bazen yaşadıklarımın etkisiyle bazen de bambaşka sebeplerle kafamda şimşekler çakıyor. Bunu yazmalıyım diyorum. Kafamda yazıyı üç aşağı beş yukarı yazıyorum. İşte o anda oturup yazmazsam uçuveriyor yazacaklarım. Daha sonra tekrar aynı yazıya erişemiyorum. Böyle bir şeydi aslında. Bu yazıya bu başlığı koymamın da sebebiydi. Yazıyorum, çünkü diyerek aklımda belirenleri yazmıştım kafamda. Az evvel oturdum ve yazmaya başladım. İlham geldiğinde çok daha farkı şeyler yazmıştım. İlhamsız olarak bunlar çıktı. Belki daha sonra yorumlarda devam ederim.

Yazıyorum, çünkü; yazmak istiyorum.
Yazıyorum, çünkü; yazmam gerek.
Yazıyorum, çünkü; itirazım var.
Yazıyorum, çünkü; eleştiriyorum.
Yazıyorum, çünkü; farkın farkındayım.
Yazıyorum, çünkü; değer yaratmak istiyorum.

h1

Benchmarking ve Kişisel Gelişim

7 Temmuz 2008

Dünya hızla değişmeye devam ediyor. Bu değişimi yakalayanlar hayatta kalırken değişime ayak uyduramayanlar sistemin dışında kalıyor. Profesyonel şirketler için geçerli olan bu kural bireyler olarak bizleri de yakından ilgilendiriyor.

Yönetim kavramları oldum olası ilgimi çekmiştir. İşletme bölümünde okurken de yönetim derslerini ilgiyle takip ederdim. Bugün de yönetim konusunda bilgi birikimimi arttırmak için okumalara devam ediyorum. Çünkü yönetim hayatın her yerinde. Bir ev hanımı evi idare ederken; çocuklar kendi aralarında oynarken; profesyonel hayatımızın hemen her alanında; sevgilimizle beraberken; kendimizle baş başayken… Yönetim, kendi başına tanımlanmaktan çıktı. Artık zaman yönetimi, stres yönetimi, kriz yönetimi, imaj yönetimi, ilişki yönetimi, kariyer yönetimi vs kavramlar var. Bunları istediğimiz kadar çoğaltabiliriz.

Öğrendiğim bilgileri ve kazandığım tecrübeleri farklı alanlara uyarlamak ve farklı alanlarda uygulamak keyif veriyor bana. Profesyonel yönetim ilkelerini hayatıma da uyarlamaya çalışıyorum. İşletme yönetiminde “benchmarking” diye bir kavram var. Ta Japonyalarda doğmuş Amerikalarda hayat bulmuş bir kavram. Türkçe’de kıyaslama, örnek edinme gibi karşılıkları var. En öz ifadeyle benchmarking, bir firmanın piyasadaki başarılı firmaların yönetim sistemlerini, çalışma ilkelerini vs inceleyerek kendi varlık amaçlarıyla çelişmeden kendilerine uygun olanları alıp kendi yönetimlerinin parçası haline getirmek diyebiliriz. Yani en iyiye ulaşmak için yapılan birtakım çalışmalar bütünü. NLP (Neuro Linguistic Programming) birisi bir şey başarabiliyorsa bunu başkaları da başarabilir diyor. Neuro Linguistic Programming’in doğuşu da benchmarketing’e bir örnek aslında. NLP, 1970’li yılların başında matematikçi Richard Bandler ve dilbilimci John Grinder’ın belirli becerilere sahip olan insanlar ile bu becerilerde mükemmelleşmiş insanlar arasındaki farklılıkları ortaya koyma çalışmalarıyla Kaliforniya’da doğmuş. Bandler ve Grinder, mükemmel performansa sahip insanları modellemiş ve bu performansa diğer insanların da ulaşabilmeleri için gerekli teknikleri oluşturmuşlar.

Benchmarking, kişisel gelişimimiz açısından da faydalı olabilir mi? Elbette ki, evet! Örneğin yeni mezunlar kariyer yapmak istedikleri alandaki başarılı kişilerin biyografilerinden, röportajlardan kısacası hayat hikayelerinden faydalanabilirler. İnternet birçok şeye olanak sağlıyor artık. Başarı kazanmış insanların hikayeleri ile bir yol haritası hazırlayabiliriz.

Yeni mezun gençlerin çoğu, mezuniyetin ardından iş arama süreci yaşıyorlar. İş aramak bazen işkenceye dönüşüyor. Olumsuz olarak geri dönen her başvuru özgüveni yavaş yavaş sarsıyor. İş arama süreci uzadıkça da özgüven de azalıyor. Gençler, kariyer sahibi başarılı insanları imrenerek takip ediyorlar ve biran önce yüksek pozisyona gelebilmeyi arzuluyorlar. Ama bu mümkün olmuyor ve gençlerde huzursuzluk ve mutsuzluk oluşuyor. Oysa ki, kariyer sahibi insanların o seviyelere nasıl çıktıklarını bilseler kendilerine de haksızlık etmezler. Benchmarking bu durumda da faydalı olabilir. Ters açıdan bakalım: başarılı insanların başarı sırlarını öğrenmek gibi başarısız olanların başarısızlık sebeplerini sorgulamak da faydalı olabilir. Tabii ki, her zaman her bilgiye ulaşamayabiliriz. Ama en kötü ihtimalle gözlemlerimiz bile bizlere ipucu verebilir.

Herkes bir şekilde kendi hayatını yönetiyor. Yönetim herkese hitap ediyor…

h1

Tek Yol KPSS Mi?

30 Haziran 2008

Daha keyifli konulardan bahsetmek mümkün ama yeri gelmişken bir şeyler paylaşayım istedim.

Hafta sonu binlerce genci ve yakınlarını ilgilendiren ve birçoğunun gelecek hayaline ulaşmalarındaki elzem adım olan Kamu Personeli Seçme Sınavı yani KPSS vardı.

Gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerde durum nasıl acaba? Devlet sektörüne ilgi ne düzeyde? Bilgisi olanlar yorumlarda bizimle paylaşırlarsa sevinirim. Ülkemizde bürokrasi ve devlet sektörü hala büyüklüğünü korusa da küçülme eğiliminde. Türk firmaları da günden güne dünya piyasasında yer almaya, dünya devleriyle rekabet etmeye başladılar. Son yıllarda, Türkiye pazarını ciddiye almayan birçok firma artık ülkemizi hedef pazar olarak görmekte. Ülkemize yabancıların ilgisi de giderek artıyor. Tüm bu gelişmeler de istihdam demek. Yani devlet sektörü küçülürken özel sektör büyüyor.

20’li yaşlarını yaşayan gençler, zamana ayak uydurmanın telaşında. Bir yanda artık tüm dünyayı sarmış popüler kültür ve inanılmaz hızla değişen bir dünya; diğer yanda ise yeni dünyada kendine yer arayan Türkiye ve eski alışkanlıklardan vazgeçemeyen aileler… Evet 20’li yaşlarını yaşayan gençler geçiş dönemini yaşıyorlar. Ne kendi ana-babaları gibi bir hayat yaşayacaklar ne de kendilerinden sonra gelecekler gibi…

Bir zamanlar orta direk diye tanımlanan insanlar yaşardı. 90’ların ortalarına kadar da devam ettiler yaşamaya. Ne parayı sağa sola savuracak kadar gelirleri olurdu ne de ele güne muhtaç bir yaşam sürerlerdi. Kendi yağlarında kavrulur, küçük dünyalarında mutlu mesut yaşarlardı. Maalesef ki, yeni bin yıla yaklaşırken orta direk yok oldu. Devlet babaya sırtını yaslayan memurlardı bunlar. Bir zamanlar devlet memuru olmak büyük prestij demekti. Türkiye nüfusu sürekli olarak arttı ve artmaya da devam ediyor. Ülkeyi yönetenler de nüfusu iyi hesap edemedikleri için doğru politikalar üretemediler. Günü kurtaracak uygulamalar her dönem Türk yöneticilerinin tercihi oldu. Hal böyle olunca da işsizlik sorunu en önemli sorunlardan biri olarak karşımıza çıktı. Zaten sanayileşme sürecini doğru düzgün yaşayamamış bir ülkede piyasaların da düzgün işlemesi kolay bir iş değildi.

Ülke gündemini takip ediyorum, etmeye çalışıyorum. Üniversitelerle ilgili haberleri görünce de canım sıkılıyor. Hani dedik ya günü kurtarmak diye. Maalesef strateji yok, planlama yok. Meselenin özüne inmek yok. Neymiş efendim daha fazla genç üniversite okusunmuş! Evet politika yapıcılarının da işleri zor. Üniversite okumak isteyen milyonu aşkın genç varken üniversitelerimiz bu rakamın çok altında öğrenci kabul edebiliyor. ÖSS ile gençler yarışıyorlar ve yeterli puanları alabilenler bir yere yerleşiyorlar. Bu mesele çok büyük ve farkı bilim dallarının inceleme konusu aslında. Birçok soru geliyor akla?

  • Neden gençler üniversite okumak istiyorlar?
  • Üniversite okumadan da meslek sahibi olunabileceğinin kimler farkında? Ya da üniversitelerin meslek kazandırma okulları olmadığını kimler biliyor?
  • Ülkeyi yönetenler neden herkesi üniversite mezunu yapmak istiyorlar? Sadece diploma veren ve eğitimleriyle insanı geliştirmekten ziyade daha da pasif hale getiren birçok üniversite varken dağlara taşlara yeni üniversite kurmak niye?
  • Zaten eğitim kalitesi düşükken, yeterli imkanlar yokken ve şu halde bile durumu kotaramazken öğrenci kontenjanlarının arttırılması niye?

Verilmiş onca çabanın ardından üniversitelere yerleşen gençler çok geçmeden farkına varıyor hayatın. Bir yandan hayat akarken bir yandan da sorumluluklar yavaş yavaş omuzlanmaya başlanıyor. Birçok bölümde okuyan öğrenciler mezuniyet sonrası için düşünmeye başlıyor. Görebildiğim kadarıyla gençlerin çoğu KPSS’ye karşı çıkıyorlar ve memuriyeti arzulamıyorlar. Tabii öğretmenlik gibi mesleğini icra etmek için bu sınava mecbur olanları tenzih ediyorum. KPSS’ye itiraz etmek aynı zamanda alternatifler oluşturmayı da gerekli kılıyor. Memuriyet istemiyorsan ne istiyorsun? Esas sıkıntı bence bu. İnsanın ne istemediğini bilmesi de önemli bir husus bence. Alternatif planları olmalı insanın ve kendine yeni yollar açmalı. KPSS’ye hayır diyerek havayı dövmek mezuniyet sonrasında bir şey kazandırmıyor maalesef. Hatta öyle ki, seçenek oluşturamayanlar bir iki sene kaybederek yeniden KPSS’ye yönelmeye başlıyorlar. Bu sefer özgüvenleri de daha zayıf bir şekilde her türlü memurluğa evet diyerek bir uğraşın içine giriyorlar.

Genç nüfusumuz oldukça fazla. Ülke alt yapısı bu nüfusu taşımakta zorlanıyor. Devletten bir şeyler beklemekten de vazgeçmeli belki de. Bazı üniversiteler girişimciliği arttırmak için programlara başladı bile. Devlete kapağı atayım yan gelip yatayım mantığından da sıyrılmalı. Üretmeli, üretmeli ve üretmeli. Hayıflanmaları duyar gibiyim. Evet o kadar çok mazeretimiz ve bahanemiz var ki. Milyonlarca sebep bulabiliriz kendimizi haklı çıkarmak için. Hayat mücadele demek ve terimizin son damlasına kadar mücadele etmeliyiz. Milli takımımız bize bunu bir kere daha hatırlattı. Dünyanın saygısını kazandık. Ne süper futbol oynadık ne de başka bir şey. Başarımızın sırrı: mücadele, mücadele ve mücadeleydi.

KPSS’ye olan rağbet bazı şeyleri tekrar tekrar düşünmeme neden oldu. Kendimize yeni yollar açmalıyız. Kendimiz için, ailemiz için ve ülkemiz için. İhtiyacımız olan en önemli şey mücadele ruhu. Gerisi bir şekilde gelecek zaten.

“Herkesin gittiği yoldan giderek herkesle yarışa giriyoruz . Yeni yollar açmalıyız…”


h1

Lover

25 Haziran 2008

Merhabalar,
Arkadaşım Türker bir link gönderdi ve ben de sizlerle paylaşıyorum:

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.